Bir kac gun once Hollandali ev arkadasimla aramizda su konusma gecti (orjinali Ingilizce):
Ev arkadasi: - Markete gidiyorum bir sey istiyor musun?
Ben: - Aaa evet! Evde tuvalet kagidi ve sabun bitmis, alir misin?
E.a: - Sabun mu? Ben sabun kullanmiyorum ki?
B: - Nasil yani?
E.a: - Ellerimi sicak sudan geciriyorum, yetmez mi? Hem daha saglikli (!!!). Bir de sabun ellerimi kurutuyor.
B: - Hmm, ucuz sabun alirsak ellerinin kurumasi normal, neyse ben hallerim sabunu. Tuvalet kagidi al bari, onu kullaniyorsan :P Yoksa evden tasinmayi dusunmeye baslayacagim....
15 December 2010
03 December 2010
Tez vs. TU Delft
Bu arkadaş TU Delft 2009-2010 yılı en başarılı mezuniyet projesi ödülünü almış.
Video Hollandaca olduğundan kısaca özet geçelim: Kendisi Endüstri Ürünleri Tasarımı bölümünden, mezuniyet projesi olarak da kılıç dövüşlerinde kullanılabilecek dengeli ve güvenli bir Ortaçağ kılıcı geliştirmiş (çelik göbek + kauçuk yanlar). Tabii ki tamamen sportif amaçlı: Ortaçağ kılıç dövüşü (swordplay) diye bir spor dalı varmış, ve dahası Hollanda Spor Innovasyon Ödülünü de kazanmış bu genç.
Peki benim tezim neden bu kadar sıkıcı?
Video Hollandaca olduğundan kısaca özet geçelim: Kendisi Endüstri Ürünleri Tasarımı bölümünden, mezuniyet projesi olarak da kılıç dövüşlerinde kullanılabilecek dengeli ve güvenli bir Ortaçağ kılıcı geliştirmiş (çelik göbek + kauçuk yanlar). Tabii ki tamamen sportif amaçlı: Ortaçağ kılıç dövüşü (swordplay) diye bir spor dalı varmış, ve dahası Hollanda Spor Innovasyon Ödülünü de kazanmış bu genç.
Peki benim tezim neden bu kadar sıkıcı?
02 December 2010
Kar vs. Delft
Yukardaki fotoğraf odamın penceresinden çekildi. Yaklaşık 1 saat sonra okula gitmek için aşağı indim, baktım karşı komşu kaldırımları mutfak tuzu ile tuzluyor.Bir de farkettim ki, 2 senedir her elverişsiz hava koşulunda okula otobüs ile gitmişim. Delft'te yaşayınca, mecburen bisikletle buz üzerinde cambazlıklar...
24 November 2010
Dutch vs. Music
Demek ki leziz Hollandaca müzik de oluyormuş.
Eva de Roovere - Fantastig toch
Kendisi Belçikalı (Flaman), o ayrı mesele...
Bir de Hollandalı bir rapçi ile düet versiyonu var, merak edenlere:
http://www.youtube.com/watch?v=T6YE5h2Xtow
Güzel klip ama rap pek beni açmıyor açıkcası.
Eva de Roovere - Fantastig toch
Kendisi Belçikalı (Flaman), o ayrı mesele...
Bir de Hollandalı bir rapçi ile düet versiyonu var, merak edenlere:
http://www.youtube.com/watch?v=T6YE5h2Xtow
Güzel klip ama rap pek beni açmıyor açıkcası.
23 November 2010
Stacey vs. Google Translate
Panos sayesinde çok tuhaf bir şey keşfettim:
Google translate sayfası,
"Eda in Wonderland" Turkish -> English
seçeneklerini seçince şu sonucu veriyor:
"Stacey in Wonderland"
Ama neden?
Google translate sayfası,
"Eda in Wonderland" Turkish -> English
seçeneklerini seçince şu sonucu veriyor:
"Stacey in Wonderland"
Ama neden?
Eda vs. Gnocchi
Daha önce anlatmamışım ama, ayda iki üç kez cafe-bar tarzı bir mekanda ahçı yamaklığı yapıyorum (bkz: www.ciccionina.nl). Yamaklık dediysem, öyle tam teşekküllü bir mutfak beklemeyin, yemek yapmaya meraklı bir genç bir de ben. Ciddiyetten uzak, bol geyik, biz pişirelim millet de mest olsun mantığında bir mekan. Genelde lezzet performansı yüksek ama basit şeyler pişirirken, bu hafta Klaas ile çok çılgın şeyler pişirdik anlatmadan geçemeyeceğim.
Ahçı bey vejetaryen ve değişik yemekler denemeye pek meraklı olduğundan, bu hafta ana yemek olarak yaban havucundan yapılmış, limon ve kekik soslu Gnocchi koymuş menüye. (Amanın bunlar nedir diyenlere - google is your friend - : http://en.wikipedia.org/wiki/Gnocchi & http://tr.wikipedia.org/wiki/Yabani_havuç) Gnocchi ile daha önceden Italyan BEST'çiler sayesinde tanışmıştım ama bu tatsız tutsuz patates köfteciklerini neden bu kadar seviyorlar bir türlü anlam verememiştim.
Meğerse bu zımbırtı güzel yapıldığından pek leziz oluyormuş. Yapılışı da oldukça basit: Patatesleri (ya da yabani havuçları) haşla, ez, un, yağ, sarımsak ya da bilimum baharat ile karıştır, yoğur. Minik lokmalar yap, kaynar suya at, haşlanıp yüzeye çıkanları topla sos ile karıştır. Sonra ye, ama küçük porsiyonlarda ye, yoksa pek bir ağırlaşıyor insan...
Yalnız dikkat edilecek önemli bir nokta var: Asla bu yemeği 30 kişi için yapmaya kalkışma! 2,5 saat boyunca topçuk yuvarlamak tam bir ömür törpüsü. Bir de yemek yemeğe sadece 3 müşteri gelince (Klaas'ın ebeveynleri ve Panos), insan tekrar bir gözden geçiriyor son birkaç saatini nereye harcadığını. Aslında çok da şikayetçi olmadım bu durumdan, önümüzdeki 2 gün daha Gnocchi yiyeceğiz diye sevindim bile. (13 litre artık pırasa çorbası hikayesini ise es geçiyorum...)
Her ne kadar, yabani havucun Ingilizce (Parsnip) ve Hollandaca (Pastinaak) isimlerini her 10 dakikada bir unutup, "-Yaa neydi bu havucun adı? -Ne havucu, onun içine havuç koymadık ki. -Ya işte şu beyaz zımbırtılar." şeklinde Klaas'ı cahilliğim ile çileden çıkartsam da, pek de lezzetli oldu Gnocchi'cikler. Bakalım evde deneyince nasıl olacak :)
Ahçı bey vejetaryen ve değişik yemekler denemeye pek meraklı olduğundan, bu hafta ana yemek olarak yaban havucundan yapılmış, limon ve kekik soslu Gnocchi koymuş menüye. (Amanın bunlar nedir diyenlere - google is your friend - : http://en.wikipedia.org/wiki/Gnocchi & http://tr.wikipedia.org/wiki/Yabani_havuç) Gnocchi ile daha önceden Italyan BEST'çiler sayesinde tanışmıştım ama bu tatsız tutsuz patates köfteciklerini neden bu kadar seviyorlar bir türlü anlam verememiştim.
![]() | |
| Bunlar bizim yaptıklarımız değil, ama çok benziyorlar, fotoğrafı internetten buldum :) |
Yalnız dikkat edilecek önemli bir nokta var: Asla bu yemeği 30 kişi için yapmaya kalkışma! 2,5 saat boyunca topçuk yuvarlamak tam bir ömür törpüsü. Bir de yemek yemeğe sadece 3 müşteri gelince (Klaas'ın ebeveynleri ve Panos), insan tekrar bir gözden geçiriyor son birkaç saatini nereye harcadığını. Aslında çok da şikayetçi olmadım bu durumdan, önümüzdeki 2 gün daha Gnocchi yiyeceğiz diye sevindim bile. (13 litre artık pırasa çorbası hikayesini ise es geçiyorum...)
Her ne kadar, yabani havucun Ingilizce (Parsnip) ve Hollandaca (Pastinaak) isimlerini her 10 dakikada bir unutup, "-Yaa neydi bu havucun adı? -Ne havucu, onun içine havuç koymadık ki. -Ya işte şu beyaz zımbırtılar." şeklinde Klaas'ı cahilliğim ile çileden çıkartsam da, pek de lezzetli oldu Gnocchi'cikler. Bakalım evde deneyince nasıl olacak :)
19 November 2010
15 November 2010
Eda vs. Delft
Bir pazar akşam üstü can sıkıntısından Panos'la dışarı çıktık.
Pazar pazar ve akşam akşam.
Hadi dedik bilardo oynamaya gidelim: Kapalı.
Eee şurdaki kafede tavla vs. olacaktı: Akşam oldu (17:00), yemek vakti geldi kaldırdık hepsini.
Kahve içelim: En büyük aktivitemiz kahve içmek zaten, geç.
Sinema ve alternatif sinema: Ingilizce seçenekler cazip değil.
Tiyatro: Hollandaca.
Şöyle bir yürüyelim belki enteresan bir şey buluruz: Yürüdük 5 tane daha kafe, 1 resim galerisi gördük bitti.
E o zaman yemeye gidelim: Italyan - hep yiyoruz. Turk - daha yeni yedim. Yunan - evde alası yapılır. Aaaaa dur şu menüde değişik bir şey var gibi...
Sonuç olarak: Bir pazar akşamı Delft'te yapılabilicek en enteresan şey peynirli fondü yemek!
Sıkıcı mı bu şehir ne...
Pazar pazar ve akşam akşam.
Hadi dedik bilardo oynamaya gidelim: Kapalı.
Eee şurdaki kafede tavla vs. olacaktı: Akşam oldu (17:00), yemek vakti geldi kaldırdık hepsini.
Kahve içelim: En büyük aktivitemiz kahve içmek zaten, geç.
Sinema ve alternatif sinema: Ingilizce seçenekler cazip değil.
Tiyatro: Hollandaca.
Şöyle bir yürüyelim belki enteresan bir şey buluruz: Yürüdük 5 tane daha kafe, 1 resim galerisi gördük bitti.
E o zaman yemeye gidelim: Italyan - hep yiyoruz. Turk - daha yeni yedim. Yunan - evde alası yapılır. Aaaaa dur şu menüde değişik bir şey var gibi...
Sonuç olarak: Bir pazar akşamı Delft'te yapılabilicek en enteresan şey peynirli fondü yemek!
Sıkıcı mı bu şehir ne...
12 November 2010
Eda vs. Bürokrasi
Hollanda bürokrasisinin 3 temel adımı:
1. Ulaşmak istediğin kuruma e-posta at. Sana hangi departmana/danışmaya bizzat başvurman gerektiğini söylesinler.
2. Söylenen departmana/danışmaya bizzat git. Hangi kişiye e-posta atman gerektiğini söylesinler.
3. İlgili kişiye e-posta at. Bekle...
1. Ulaşmak istediğin kuruma e-posta at. Sana hangi departmana/danışmaya bizzat başvurman gerektiğini söylesinler.
2. Söylenen departmana/danışmaya bizzat git. Hangi kişiye e-posta atman gerektiğini söylesinler.
3. İlgili kişiye e-posta at. Bekle...
09 November 2010
Eda vs. Sport en Cultuur
Her şey okulun spor merkezindeki Zumba derslerine tav olmam ile başladı ... (bkz. video)
Aaa ne güzelmiş diyip, ücretsiz deneme dersleri sömürüp ardından spor merkezine üye olmaya karar verdim. Tabi öyle gidip yıllık ücreti ödemek ile bitmiyor iş. Her dersten önce yer ayırtmak lazım, bu da okul sistemine girmek için kullandığım kullanıcı adı ve şifre ile spor merkezi rezervasyon sistemine girerek yapılıyor. Zaten zurnanın zırt dediği yer de tam burası. Internetten ulaştığım rezervasyon sisteminde üyeliğim gözükmüyor. Elektronik postalar diyarında yaşadığım için hemen bir mesaj yolladım spor merkezine düzeltsinler diye... Bu anlattıklarım Ağustos ayının son haftasına yaşananlar.
Gelelim ilk spor dersime ne zaman kavuşabildiğime: Dün! Arada geçen 2 ay içerisinde yazdığım elektronik postaları, spor merkezine bizzat gidip yaptığım şikayetleri uzun uzun anlatmayacağım. Her seferinde aldığım cevap aynı idi: Sistemde 2 tane profiliniz var, düzeltiyoruz bekleyin...
En sonunda geçen hafta spor merkezine gidip danışmada duran kıza kelimenin tam anlamı ile carladım. Neyse ki kız önceki çalışanlara göre biraz daha sağduyu sahibi çıktı da sistemden sorumlu amcayı aradı. Sistem amca ile aralarında geçen konuşma da evlere şenlik: "Aaaa o kız mı, ya tamam biliyoruz onun sorununu, sistemde soyadı doğru gözükmüyor (ğ), programlama bölümümüze talimat verdik sistemdeki karakterlerin düzgün gözükmesi için bir eklenti yazılıyor."
Yani benim spor yapabilmem için gerekenler: 2 ay ve üstü zaman + 1 bilgisayar programcısı + 1 sistem eklentisi
Sonra sorun nasıl mı çözüldü? 3 dakika içerisinde sistem amca soyadımı okunabilir bir karakter ile değiştirdi.
Geçtiğimiz 2 yıl boyunca soyadımı "g" ile yazmayı başarıp bu sene başaramamalarını "artık sen mezun ol" şeklinde gizli bir mesaj olarak algılayabilir miyim?
Aaa ne güzelmiş diyip, ücretsiz deneme dersleri sömürüp ardından spor merkezine üye olmaya karar verdim. Tabi öyle gidip yıllık ücreti ödemek ile bitmiyor iş. Her dersten önce yer ayırtmak lazım, bu da okul sistemine girmek için kullandığım kullanıcı adı ve şifre ile spor merkezi rezervasyon sistemine girerek yapılıyor. Zaten zurnanın zırt dediği yer de tam burası. Internetten ulaştığım rezervasyon sisteminde üyeliğim gözükmüyor. Elektronik postalar diyarında yaşadığım için hemen bir mesaj yolladım spor merkezine düzeltsinler diye... Bu anlattıklarım Ağustos ayının son haftasına yaşananlar.
Gelelim ilk spor dersime ne zaman kavuşabildiğime: Dün! Arada geçen 2 ay içerisinde yazdığım elektronik postaları, spor merkezine bizzat gidip yaptığım şikayetleri uzun uzun anlatmayacağım. Her seferinde aldığım cevap aynı idi: Sistemde 2 tane profiliniz var, düzeltiyoruz bekleyin...
En sonunda geçen hafta spor merkezine gidip danışmada duran kıza kelimenin tam anlamı ile carladım. Neyse ki kız önceki çalışanlara göre biraz daha sağduyu sahibi çıktı da sistemden sorumlu amcayı aradı. Sistem amca ile aralarında geçen konuşma da evlere şenlik: "Aaaa o kız mı, ya tamam biliyoruz onun sorununu, sistemde soyadı doğru gözükmüyor (ğ), programlama bölümümüze talimat verdik sistemdeki karakterlerin düzgün gözükmesi için bir eklenti yazılıyor."
Yani benim spor yapabilmem için gerekenler: 2 ay ve üstü zaman + 1 bilgisayar programcısı + 1 sistem eklentisi
Sonra sorun nasıl mı çözüldü? 3 dakika içerisinde sistem amca soyadımı okunabilir bir karakter ile değiştirdi.
Geçtiğimiz 2 yıl boyunca soyadımı "g" ile yazmayı başarıp bu sene başaramamalarını "artık sen mezun ol" şeklinde gizli bir mesaj olarak algılayabilir miyim?
17 June 2010
Ehliyet vs. Kamyonet
2 senelik Rotterdam ikametinden sonra Delft'e taşınmaya karar verdim. Hoş, son 7-8 ayı neredeyse Delft'te geçirdim denebilir. Artık evden çıkarken 1 haftalık "Hangi şehirde kaç dakika kalacağım" planlarından bunaldığım için güzel bir değişiklik olacak. Ama ufak ve sıkıcı Delft'te Rotterdam'ı arayacağım gibi gözüküyor :(
Tabi taşınmak öyle hop diye olmuyor, önce bir kamyonet lazım. Burada köşe başında hazır bekleyen kamyonetçi amcalar olmadığı için, nakliye firmaları da bir servet talep ettiklerinden, genel geçer çözüm kamyonet kiralayıp kendi başına sürmek. Ama sorun şu ki, Türk ehliyeti Hollanda'ya ilk giriş yaptıktan sonra sadece 185 gün geçerli, ondan sonra bir adet Hollanda ehliyeti edinmek gerekiyor - ki dağ taş bisiklet olan bu ülkede bir öğrenci için gereksiz bir hareket. Bu yüzden şöför olarak Panos'u belirledik, taş gibi Avrupa Birliği ehliyeti var diye bağrımıza bastık, gel gör ki işler pek öyle umduğumuz gibi gitmedi.
Ilk önce Delft'teki Bo-rent'e gittik, en ucuz fiyat kendilerinde diye. Amca dedi: " Hay hay bir Hollanda ehliyeti görelim.". "Eeee AB ehliyeti var onu versek? Bunu böyle polise gösterince 'Tamam sen devam et." diyorlar?" "Yok olmaz, hadi çocuğum başka kapıya."
İkinci durak Köhler. Kendileri zaten sabıkalı: Tiyatro için kamyonet kiralama çabalarımız sırasında İtalyan ve İspanyolları beğenmeyip, Alman, İskandinav gibi daha sağlam milletlerden şöför talep ettiler. Neyse gittik vardık kapılarına, el cevap: "Biz bunu kabul edemeyiz, Yunan harfleri var bunda, okuyamıyoruz." "Yanına pasaport verelim, orada hem Yunan hem Latin alfabesi ile yazılı." "Yok olmaz, ben şimdi bunu tarayacağım, sonra bilgisayarda gözükmeyecek." "Amca al işte pasaportla kombine tara?" "Cık olmaz." - Bu noktada Panos delirir, adam alışık değil 2. sınıf vatandaş muamelesi görmeye. "Neaa, trafik polisiniz okuyabiliyor da siz nasıl okuyamıyorsunuz? Ben bilmemkaç ülkede sorunsuz araba kiraladım, bir siz cinslik yapıyorsunuz. Ver ver çabuk vergi numaranı, şikayet edeceğim sizi, rezil rüsva edeceğim."
Üçüncü durak Renault Rent: "Ya şimdi buna bakan arkadaş dışarda işe gitti, biz bir şey bilmiyoruz, ama boşta kamyonet yok gözüküyor sanki, bilemedik ki."
Dördüncü durak Multirent. Köhler diyaloglarına ek olarak "Eee 2 senedir burada oturuyorsunuz madem, bir Hollanda ehliyeti alsaydınız?" "Kardeşim manyak mısın, yazıyor burada "AB ülkelerinde geçerlidir" diye, neden Hollanda ehliyeti alayım?" "Peki yanınızdaki arkadaşın ehliyeti okunuyorsa onu alalım" Ben gülmeye başlarım: "Benim durumum ondan beter, Türk ehliyeti."
Beşinci durak - 4 gün sonra - Rotterdam, Europcar: "Biz kamyonet kiralayacaktık" "Tabii, ehliyet alayım". Ehliyeti açar, bir süre duraklar. Ben de Panos da tetikte beklemekteyiz, artık sabrın son sınırı: "Pasaport da verelim isterseniz, yardımcı olur." "Tamam, alayım."
5 dakika sonra elimizde kiralama makbuzu ile hoplaya zıplaya kapıdan çıkarız, üzerine kutlamaya bira içmeye gideriz.
Tabi taşınmak öyle hop diye olmuyor, önce bir kamyonet lazım. Burada köşe başında hazır bekleyen kamyonetçi amcalar olmadığı için, nakliye firmaları da bir servet talep ettiklerinden, genel geçer çözüm kamyonet kiralayıp kendi başına sürmek. Ama sorun şu ki, Türk ehliyeti Hollanda'ya ilk giriş yaptıktan sonra sadece 185 gün geçerli, ondan sonra bir adet Hollanda ehliyeti edinmek gerekiyor - ki dağ taş bisiklet olan bu ülkede bir öğrenci için gereksiz bir hareket. Bu yüzden şöför olarak Panos'u belirledik, taş gibi Avrupa Birliği ehliyeti var diye bağrımıza bastık, gel gör ki işler pek öyle umduğumuz gibi gitmedi.
Ilk önce Delft'teki Bo-rent'e gittik, en ucuz fiyat kendilerinde diye. Amca dedi: " Hay hay bir Hollanda ehliyeti görelim.". "Eeee AB ehliyeti var onu versek? Bunu böyle polise gösterince 'Tamam sen devam et." diyorlar?" "Yok olmaz, hadi çocuğum başka kapıya."
İkinci durak Köhler. Kendileri zaten sabıkalı: Tiyatro için kamyonet kiralama çabalarımız sırasında İtalyan ve İspanyolları beğenmeyip, Alman, İskandinav gibi daha sağlam milletlerden şöför talep ettiler. Neyse gittik vardık kapılarına, el cevap: "Biz bunu kabul edemeyiz, Yunan harfleri var bunda, okuyamıyoruz." "Yanına pasaport verelim, orada hem Yunan hem Latin alfabesi ile yazılı." "Yok olmaz, ben şimdi bunu tarayacağım, sonra bilgisayarda gözükmeyecek." "Amca al işte pasaportla kombine tara?" "Cık olmaz." - Bu noktada Panos delirir, adam alışık değil 2. sınıf vatandaş muamelesi görmeye. "Neaa, trafik polisiniz okuyabiliyor da siz nasıl okuyamıyorsunuz? Ben bilmemkaç ülkede sorunsuz araba kiraladım, bir siz cinslik yapıyorsunuz. Ver ver çabuk vergi numaranı, şikayet edeceğim sizi, rezil rüsva edeceğim."
Üçüncü durak Renault Rent: "Ya şimdi buna bakan arkadaş dışarda işe gitti, biz bir şey bilmiyoruz, ama boşta kamyonet yok gözüküyor sanki, bilemedik ki."
Dördüncü durak Multirent. Köhler diyaloglarına ek olarak "Eee 2 senedir burada oturuyorsunuz madem, bir Hollanda ehliyeti alsaydınız?" "Kardeşim manyak mısın, yazıyor burada "AB ülkelerinde geçerlidir" diye, neden Hollanda ehliyeti alayım?" "Peki yanınızdaki arkadaşın ehliyeti okunuyorsa onu alalım" Ben gülmeye başlarım: "Benim durumum ondan beter, Türk ehliyeti."
Beşinci durak - 4 gün sonra - Rotterdam, Europcar: "Biz kamyonet kiralayacaktık" "Tabii, ehliyet alayım". Ehliyeti açar, bir süre duraklar. Ben de Panos da tetikte beklemekteyiz, artık sabrın son sınırı: "Pasaport da verelim isterseniz, yardımcı olur." "Tamam, alayım."
5 dakika sonra elimizde kiralama makbuzu ile hoplaya zıplaya kapıdan çıkarız, üzerine kutlamaya bira içmeye gideriz.
14 June 2010
Eda vs. Tiyatro
Geçtiğimiz haftasonu (5-6 Haziran), Delft'teki sokak sanatları festivali "Mooi Weer Spelen"de tiyatro oyunumuz vardı (bkz: http://www.mooiweerspelen.nl/?menuid=317). Tabi ki festivalin adının "Güzel Hava Oyunları" olduğuna aldanmamak lazım, yağmur da eksik olmadı.

"Ben teknik olmak istiyorum" diye dahil olup sonunda kendimi sahne üzerinde bulduğum bu grup, TU Delft'in Kültür İşleri'nin bir parçası, biraz da Temel fıkrası gibi: Ispanyol, Italyan, Rus, Güney Amerikalı, Hollandalı, Yunan ortaya karışık. Zaten yönetmen de Peru/Arjantin karması hafiften çatlak bir hatun olunca, gör şamatayı.
Oyuna gelirsek, oyun Italyan yazar Dario Fo'nun pek bir meşhur oyunu "Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü"nün bir uyarlaması. Hikaye şöyle: Bir anarşist sorgu sırasında "kazara" polis merkezinin camından düşerek ölür. Tesadüfen polis merkezinde bulunan bir deli bu olayı araştıracak yargıcın yerine geçer. Aslında anarşiste ne olduğunu ortaya çıkarmaya çalışırken, polisin ve devletin çürümüşlüğünü ironik bir biçimde gözler önüne serer.
Esas metin sokak tiyatrosu için uzun ve detaylı olduğundan, yönetmenimiz bunu uyarlayarak gerçek hikaye ve delinin hikayesi olarak 2 kısıma ayırdı. Delinin hikayesi tamamen mor bir sahne üzerinde, biraz da masalsı bir komediyken, gerçek hikaye toprak renklerinde bir sahnede, drama şeklindeydi.
Benim rolüm de asıl metinde olmayan Delinin Alman Hemşiresi gibi gayet çakma bir roldü. Aşağıdaki resimde görüleceği üzere gayet nemrut, sarışın bir hemşire oldum :) Her ne kadar pek başarılı bir oyuncu olmasam da arada kaynayıverdim. Yağmur altında makyaj yapmakla, rüzgardan üzerimize yıkılan dekorlarla yorucu ama çok eğlenceli bir haftasonuydu, ama hiç elime spot alamadım ya ona yanarım.

"Ben teknik olmak istiyorum" diye dahil olup sonunda kendimi sahne üzerinde bulduğum bu grup, TU Delft'in Kültür İşleri'nin bir parçası, biraz da Temel fıkrası gibi: Ispanyol, Italyan, Rus, Güney Amerikalı, Hollandalı, Yunan ortaya karışık. Zaten yönetmen de Peru/Arjantin karması hafiften çatlak bir hatun olunca, gör şamatayı.
Oyuna gelirsek, oyun Italyan yazar Dario Fo'nun pek bir meşhur oyunu "Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü"nün bir uyarlaması. Hikaye şöyle: Bir anarşist sorgu sırasında "kazara" polis merkezinin camından düşerek ölür. Tesadüfen polis merkezinde bulunan bir deli bu olayı araştıracak yargıcın yerine geçer. Aslında anarşiste ne olduğunu ortaya çıkarmaya çalışırken, polisin ve devletin çürümüşlüğünü ironik bir biçimde gözler önüne serer.
Esas metin sokak tiyatrosu için uzun ve detaylı olduğundan, yönetmenimiz bunu uyarlayarak gerçek hikaye ve delinin hikayesi olarak 2 kısıma ayırdı. Delinin hikayesi tamamen mor bir sahne üzerinde, biraz da masalsı bir komediyken, gerçek hikaye toprak renklerinde bir sahnede, drama şeklindeydi. Benim rolüm de asıl metinde olmayan Delinin Alman Hemşiresi gibi gayet çakma bir roldü. Aşağıdaki resimde görüleceği üzere gayet nemrut, sarışın bir hemşire oldum :) Her ne kadar pek başarılı bir oyuncu olmasam da arada kaynayıverdim. Yağmur altında makyaj yapmakla, rüzgardan üzerimize yıkılan dekorlarla yorucu ama çok eğlenceli bir haftasonuydu, ama hiç elime spot alamadım ya ona yanarım.
10 May 2010
TU Delft vs. Kabakulak
Bugün okul öğrenci işlerinden aldığımız e-mail:
Since early December 2009 there is an outbreak of mumps among students of the University of Technology Delft. Mumps is an infectious disease caused by a virus. Mumps can be transmitted by coughing, sneezing and through saliva.
In the Netherlands and most western countries the mumps vaccine is part of the MMR vaccination against measles, mumps and rubella.
ve devam eder....Yani güzide universitemizde kabakulak salgını başgöstermiş durumda. Hollanda'da kabakulak aşısı 1983 sonrası doğumlularda yaygınlaştığı için önceki nesil sapır sapır dökülmekte (evet burada universiteyi 5 sene değil 10 sene okumak makbül).
Bizim gibi "non-western" ülkelerin mensupları daha şanslı galiba, aşı ile olmasa da hastalığın kendisi ile küçükken tanışıp bağışıklık kazandığımızdan...
To all students of the University of Technology Delft,
Since early December 2009 there is an outbreak of mumps among students of the University of Technology Delft. Mumps is an infectious disease caused by a virus. Mumps can be transmitted by coughing, sneezing and through saliva.
In the Netherlands and most western countries the mumps vaccine is part of the MMR vaccination against measles, mumps and rubella.
The Health Service considers it important to protect people against mumps, measles and rubella. Therefore the Public Health Service calls students who are not vaccinated (or have been vaccinated only once) to get an MMR vaccination.
ve devam eder....
Bizim gibi "non-western" ülkelerin mensupları daha şanslı galiba, aşı ile olmasa da hastalığın kendisi ile küçükken tanışıp bağışıklık kazandığımızdan...
03 May 2010
Cuzdan vs. Kralice
30 Nisan Hollanda diyarlarinda Koninginnedag (Queen's Day) olarak yurt capinda senliklerle kutlanmakta. "Kralicem iyi dogdun, cok yasa" mesaji babinda yeri gogu turuncu donatip kic kica dansedip icip icip sizmak gunun aktiviteleri arasinda.
Aslinda dogum gunu kutlanan kralice su anki kralice degil, validesi. Tabi "Kralice bahane dagitmak sahane" sozunu benimsemis, sene boyunca citi cikmayan Hollandalilari zipitirken gormek paha bicilemez. Normal zamanlarda eline birasini alip sakin sakin konser dinleyen kalabaligi delicesine ziplayip cilginca dansederken gorecegimi asla dusunmezdim.
Kralice atraksiyonlari 29 Nisan aksamindan Koninginnenach ile basliyor. Her adim basi bir sahne, bir konser. Her sehirde etkilikler olsa da, orjinali Lahey'de (Den Haag). Diger sehirler onlardan ozenmisler, Laheylilerin dediklerine gore. Konserler aksam 8'de baslayip gece 1 gibi sona eriyor, sonrasinda kalabaligin bir kismi disko-barlara akarken geri kalanlar trenlere atlayip eve donuyor, ertesi gun Amsterdam'a gidip 2. el pazarinda cercop satmak, icmek ve daha cok dansetmek icin.
Benim de kralicesel aktivitelerim 29'u aksami Lahey ile basladi. Tabii ki "Madem ki Hollanda milliyetciligi bugun tavan yapiyor, bensiz olmaz" diyen yagmur trenden iner inmez bizi karsiladi. Zar zor kalabaligi yara yara buyuk bir sahnenin onune kendimizi atip cok sirin bir jazz-mambo konseri izlemeye basladik (bkz: Caro Emerald). Aslinda planlar dahilinde Ghent'ten gelen arkadaslar da vardi ama kendilerini yonlendiren genc daha istasyona varmadan sarhoslar kervanina katildigindan ve insan kalabaligina aliskin olmayan Hollanda cep telefonu hatlari coktugunde bulusmak mumkun olamadi.
Etkinlikler sona erip de hafiften eve yollanirken Belcikalilari ele gecirmek icin son bir girisimde bulunduk. Ama "durun ya nereye daha yeni basladik" diyen yagmurun ani saldirisi ve telefon etme telasi icerisinde olan benim cuzdana oldu, ortadan kayboluverdi. Dolayisi ile ertesi gunku Amsterdam planlari da evde cuzdan arayip mutsuz mutsuz oturma ile yer degistirdi.
2010 Koninginnedag bilancosu: Queen's mother +1, Eda -1
Aslinda dogum gunu kutlanan kralice su anki kralice degil, validesi. Tabi "Kralice bahane dagitmak sahane" sozunu benimsemis, sene boyunca citi cikmayan Hollandalilari zipitirken gormek paha bicilemez. Normal zamanlarda eline birasini alip sakin sakin konser dinleyen kalabaligi delicesine ziplayip cilginca dansederken gorecegimi asla dusunmezdim.
Kralice atraksiyonlari 29 Nisan aksamindan Koninginnenach ile basliyor. Her adim basi bir sahne, bir konser. Her sehirde etkilikler olsa da, orjinali Lahey'de (Den Haag). Diger sehirler onlardan ozenmisler, Laheylilerin dediklerine gore. Konserler aksam 8'de baslayip gece 1 gibi sona eriyor, sonrasinda kalabaligin bir kismi disko-barlara akarken geri kalanlar trenlere atlayip eve donuyor, ertesi gun Amsterdam'a gidip 2. el pazarinda cercop satmak, icmek ve daha cok dansetmek icin.
Benim de kralicesel aktivitelerim 29'u aksami Lahey ile basladi. Tabii ki "Madem ki Hollanda milliyetciligi bugun tavan yapiyor, bensiz olmaz" diyen yagmur trenden iner inmez bizi karsiladi. Zar zor kalabaligi yara yara buyuk bir sahnenin onune kendimizi atip cok sirin bir jazz-mambo konseri izlemeye basladik (bkz: Caro Emerald). Aslinda planlar dahilinde Ghent'ten gelen arkadaslar da vardi ama kendilerini yonlendiren genc daha istasyona varmadan sarhoslar kervanina katildigindan ve insan kalabaligina aliskin olmayan Hollanda cep telefonu hatlari coktugunde bulusmak mumkun olamadi.
Etkinlikler sona erip de hafiften eve yollanirken Belcikalilari ele gecirmek icin son bir girisimde bulunduk. Ama "durun ya nereye daha yeni basladik" diyen yagmurun ani saldirisi ve telefon etme telasi icerisinde olan benim cuzdana oldu, ortadan kayboluverdi. Dolayisi ile ertesi gunku Amsterdam planlari da evde cuzdan arayip mutsuz mutsuz oturma ile yer degistirdi.
2010 Koninginnedag bilancosu: Queen's mother +1, Eda -1
15 April 2010
NL vs. Volcano
Biraz yavaş olsa da volkanik püskürtü bulutu Hollanda'ya da ulaştı. Bugün saat 19:30 itibari ile bütün seferler iptal. Peki yolculara ne oldu? Tabi ki bir klasik olarak havaalanında sefil oldular, ama bu sefer Schiphol 2000 yatak, yatak takımları ve beleş internet ile hazırlıklıydı.
Buradan görebilirsiniz:
http://www.schipholtv.com/2010/04/15/update-aswolk-passagiers-overnachten-op-schiphol/
(direk video yayınım schipholtv'nin sürekli update etmesi yüzünden kaybolmuştur)
Teyzenin dediklerini de Hollandacamız yettiğince çevirelim:
Alitalia ile kızımızı görmeye Buenos Aires'e gidiyorduk. Güzelce Check-in yaptık, uçağa yerleştik, tam ayrılacağız, o da ne: Pilot amca dedi ki yok bir yere gitmiyoruz inin aşağı. Bu akşam da ne yapalım burada takılacağız, ama gençler güzel ortam hazırlamış, sosyal rahat fln, bakalım yarın kısmet.
bir de Damien Rice'dan gelsin
O koltuklar evimden rahat, acaba bu akşam Rotterdam yerine şöyle uçak manzaralı bir uyku çekmek için havaalanına mı gitsem?
Buradan görebilirsiniz:
http://www.schipholtv.com/2010/04/15/update-aswolk-passagiers-overnachten-op-schiphol/
(direk video yayınım schipholtv'nin sürekli update etmesi yüzünden kaybolmuştur)
Teyzenin dediklerini de Hollandacamız yettiğince çevirelim:
Alitalia ile kızımızı görmeye Buenos Aires'e gidiyorduk. Güzelce Check-in yaptık, uçağa yerleştik, tam ayrılacağız, o da ne: Pilot amca dedi ki yok bir yere gitmiyoruz inin aşağı. Bu akşam da ne yapalım burada takılacağız, ama gençler güzel ortam hazırlamış, sosyal rahat fln, bakalım yarın kısmet.
bir de Damien Rice'dan gelsin
O koltuklar evimden rahat, acaba bu akşam Rotterdam yerine şöyle uçak manzaralı bir uyku çekmek için havaalanına mı gitsem?
09 April 2010
03 April 2010
Eda vs. Bisikletler
Hollanda maceraları diye başlamışken bisikletlerden bahsetmemek olmaz. Yaygın olarak bilindiği üzere bu düz memlekette birincil ulaşım aracı bisiklet. Bisiklet nüfusu ülke nüfusuna neredeyse eşit, 1,5 senede benim elimden bile 4 bisiklet geçtiği düşünülürse az bile. Tabi bir tane gündelik bisikletin olacak, bir tane yedek ya da misafirlik, başka şehirde okula gidiyorsan ya da çalışıyorsan bir tane de o şehirde lazım, eee bir tane eski bisikleti de garajda bulunduracaksın ki yedek parçalarından faydalanasın...
Bir de bu bisikletler bizim bildiğimiz bisikletler gibi değil. Bir kere çok yüksekler benim gibi yerden bitme insanlara göre (bkz. Eda vs. Tuvalet Aynaları). 2. el ve ucuz bisikletler genelde 28''. İnsan diyor, herhalde bu yerel halk analarının karnından 1.80 boy ile çıkmıyor, elbet hayatlarının bir döneminde daha ufak boyutlu araçlara ihtiyaç duyuyorlardır. Sonra yanındaki kocaman bisikletin üzerine bir hamlede zıplayan 11 yaşındaki bacak kadar çocuk cevabı kolayca veriyor. İkinci alışılmadık özellik ise kontra pedal frenler. Yani gidondaki fren kolunu sıkmak yerine pedal ters çevrilerek fren yapılıyor. İlk başlarda alışılması zor olsa da, gidona dokunmadan bisiklet sürenleri görünce kullanışlı olduğunu kabul ediyor insan.
Esas gizemli nokta ise araba kullanırken bu kadar kibar olan insanların nasıl olup da bisiklet üzerinde canavarlaştığı. Bisiklet kullanırlarken durmak, yol vermek, takip mesafesi diye bir şey yok. Tabi bisiklet üzerinde bir yandan elma yerken cep telefonunda mesaj yazma kabiliyetine sahip olmayan azınlık için bu durum Istanbul trafiğinde direksiyon dersi almak gibi.
Ama en çok zorlayan kısım ise trafik ışıkları. Tabi ki bisikletein üzerindeyken yere yetişemediğim için, şunlar can kurtarıcılarım:
1. Üzerinde "ışık değiştir" düğmesi bulunan direk: Bisikletten inmemek için en büyük yardımcı. Direğe tutun oh bekle.
2. Yüksekçene kaldırım: Böyle ayağını uzatıp parmak ucu ile dengede durmaya yarıyor.
3. Uygun pozisyonda duran pedal: Bisikletten inildiğinde tekrar yukarı zıplayabilmek için destek. Özellikle kontra pedal kullanırken nerede fren yapacağını iyi hesaplamak lazım.
Eğer bunlardan biri yoksa, yolu işgal ettiğim için arkamda bekleyen insanlar tarafından kınanıp 65 yaşındaki teyzeler tarafından azarlanıyorum. Acaba tabure mi taşımaya başlasam?
Bir de bu bisikletler bizim bildiğimiz bisikletler gibi değil. Bir kere çok yüksekler benim gibi yerden bitme insanlara göre (bkz. Eda vs. Tuvalet Aynaları). 2. el ve ucuz bisikletler genelde 28''. İnsan diyor, herhalde bu yerel halk analarının karnından 1.80 boy ile çıkmıyor, elbet hayatlarının bir döneminde daha ufak boyutlu araçlara ihtiyaç duyuyorlardır. Sonra yanındaki kocaman bisikletin üzerine bir hamlede zıplayan 11 yaşındaki bacak kadar çocuk cevabı kolayca veriyor. İkinci alışılmadık özellik ise kontra pedal frenler. Yani gidondaki fren kolunu sıkmak yerine pedal ters çevrilerek fren yapılıyor. İlk başlarda alışılması zor olsa da, gidona dokunmadan bisiklet sürenleri görünce kullanışlı olduğunu kabul ediyor insan.
Esas gizemli nokta ise araba kullanırken bu kadar kibar olan insanların nasıl olup da bisiklet üzerinde canavarlaştığı. Bisiklet kullanırlarken durmak, yol vermek, takip mesafesi diye bir şey yok. Tabi bisiklet üzerinde bir yandan elma yerken cep telefonunda mesaj yazma kabiliyetine sahip olmayan azınlık için bu durum Istanbul trafiğinde direksiyon dersi almak gibi.
Ama en çok zorlayan kısım ise trafik ışıkları. Tabi ki bisikletein üzerindeyken yere yetişemediğim için, şunlar can kurtarıcılarım:
2. Yüksekçene kaldırım: Böyle ayağını uzatıp parmak ucu ile dengede durmaya yarıyor.
3. Uygun pozisyonda duran pedal: Bisikletten inildiğinde tekrar yukarı zıplayabilmek için destek. Özellikle kontra pedal kullanırken nerede fren yapacağını iyi hesaplamak lazım.
Eğer bunlardan biri yoksa, yolu işgal ettiğim için arkamda bekleyen insanlar tarafından kınanıp 65 yaşındaki teyzeler tarafından azarlanıyorum. Acaba tabure mi taşımaya başlasam?
27 March 2010
Manga vs. Hokey Kaskı
Manga'nın Eurovision şarkısı için çektiği klibi gördünüz mü? Hani şu polis - protestocu temalı olan? Pek bir dostluk canlısı olmuş ama bahsedeceğim konu klibin güzelliği ya da Eurovision'dan kaç puan alırız değil, dikkatimi çeken ufak bir ayrıntı...
Şimdi aşağıdaki resimde yerde pusuda polis (belki de protestocu) görünümlü arkadaşa bir bakalım:
Gayet kaskını başına geçirmiş, hazır bekliyor değil mi? Ama neyi bekliyor? Tabi ki en yakın buz hokeyi maçını!! Sevgili klip çekimcisi arkadaşlar Türkiye'de çok da kolay bulunmayan buz hokeyi kaskını nasıl bir ilham ile klipte kullanmışlar gerçekten çok merak ediyorum. Aşağıda yakın çekimde iyice görebilirsiniz (hmmm markası da Bauer'miş...)
Şimdi aşağıdaki resimde yerde pusuda polis (belki de protestocu) görünümlü arkadaşa bir bakalım:
Gayet kaskını başına geçirmiş, hazır bekliyor değil mi? Ama neyi bekliyor? Tabi ki en yakın buz hokeyi maçını!! Sevgili klip çekimcisi arkadaşlar Türkiye'de çok da kolay bulunmayan buz hokeyi kaskını nasıl bir ilham ile klipte kullanmışlar gerçekten çok merak ediyorum. Aşağıda yakın çekimde iyice görebilirsiniz (hmmm markası da Bauer'miş...)
26 March 2010
Eda vs. Tuvalet Aynaları
Hollanda diyarlarında 1.55m boyunda bir hatun zor is vesselam. Hollanda derken ortalama boy uzunluğu erkeklerde 1.85m, kadınlarda 1.70m olan bir ülkeden bahsediyoruz. Hani açık alanda insan çok takılmıyor hobbit civarlarında seyretmeye de, konser ve bar gibi çok insanlı etkinliklerde biraz klostrofobik etkisi oluyor. Bir de bar-arkadaş grubu arasındaki bira transferleri baş hizanız üzerinde seyrederken ufak çaplı bir bira duşuna maruz kalmak pek hoş değil. Ama hepsini geçtim, gerçekten bu ülkede kısa bir insan olduğunu tuvalete gidince anlıyor insan.
Bir kadın neden tuvalete gider? Her saat başı işemek için dediyseniz yanıldınız. Tabi ki aynaya bakmak, saçını başını düzeltmek, olmadı makyaj yapmak için gider. Hani asıl amacı bu olmasa da, tuvalet ziyaretlerinde kendisini aynada şöyle bir görmek, gözü kaşı yerinde mi kontrol etmek ister. Ne yazık ki bu memlekette bu benim için büyük bir lüks. Çünkü bir takım zeki insanlar bütün tuvaletlerde ayna yüksekliğini 1 metre 50 cm'den başlatmayı uygun görmüşler. Bu benim boyutlarımda bir insan için 3 adet zıpçıktı saç teli görmeye, zıplayarak aynaya bir bakış atabilmeye ya da lavaboya tırmanma girişimlerine tekabül ediyor. Tabi bu hain insanlar umumi tuvaletlerle yetinmemiş, öğrenci evlerinde yaşayanların da 1.70'den az olamayacağı öngörmüşler.
Geçen gün çokuluslu bir ortamda yine Hollandalıları çekiştirirken farkettim ki, bu tuvalet aynası sorunu sadece kızlar için değil erkekler için de geçerli. Hintli bir arkadaşım, kendisi benden çok da uzun değildir, güzel bir yaklaşım getirdi duruma: "It is not because of that people are smaller in our countries, but the mirrors cover a larger range, both for short and tall people". Bundan birkaç gün sonra staj yaptığım yerde tuvalete gidince sonunda birinin kısa boylu insanları da düşünmüş olduğu gördüm ve traji-komik bir biçimde sevindim (bkz. fotoğraf: soldan 2. alçak ayna hobbit civarlarında seyreden ben ve yandaşlarım için özel olarak eklenmiştir). Bir miktar "ilköğretim okulunda ana sınıfı öğrencisi" hissi oluşmadı değil ama oh kaşımı da gördün gözümü de gördüm kendime dil bile çıkarttım fırsat bulmuşken.
Bir kadın neden tuvalete gider? Her saat başı işemek için dediyseniz yanıldınız. Tabi ki aynaya bakmak, saçını başını düzeltmek, olmadı makyaj yapmak için gider. Hani asıl amacı bu olmasa da, tuvalet ziyaretlerinde kendisini aynada şöyle bir görmek, gözü kaşı yerinde mi kontrol etmek ister. Ne yazık ki bu memlekette bu benim için büyük bir lüks. Çünkü bir takım zeki insanlar bütün tuvaletlerde ayna yüksekliğini 1 metre 50 cm'den başlatmayı uygun görmüşler. Bu benim boyutlarımda bir insan için 3 adet zıpçıktı saç teli görmeye, zıplayarak aynaya bir bakış atabilmeye ya da lavaboya tırmanma girişimlerine tekabül ediyor. Tabi bu hain insanlar umumi tuvaletlerle yetinmemiş, öğrenci evlerinde yaşayanların da 1.70'den az olamayacağı öngörmüşler.
Geçen gün çokuluslu bir ortamda yine Hollandalıları çekiştirirken farkettim ki, bu tuvalet aynası sorunu sadece kızlar için değil erkekler için de geçerli. Hintli bir arkadaşım, kendisi benden çok da uzun değildir, güzel bir yaklaşım getirdi duruma: "It is not because of that people are smaller in our countries, but the mirrors cover a larger range, both for short and tall people". Bundan birkaç gün sonra staj yaptığım yerde tuvalete gidince sonunda birinin kısa boylu insanları da düşünmüş olduğu gördüm ve traji-komik bir biçimde sevindim (bkz. fotoğraf: soldan 2. alçak ayna hobbit civarlarında seyreden ben ve yandaşlarım için özel olarak eklenmiştir). Bir miktar "ilköğretim okulunda ana sınıfı öğrencisi" hissi oluşmadı değil ama oh kaşımı da gördün gözümü de gördüm kendime dil bile çıkarttım fırsat bulmuşken.
Subscribe to:
Comments (Atom)













